top of page

İlhamın Çağrısı, Tereddüdün Gölgesi

  • Writer: Sarnav
    Sarnav
  • Mar 10
  • 4 min read

Kurgu yazmak istediğinizde, konu bulmak için düşünce denizinde verdiğiniz savaşta bazen kaybolabilirsiniz. Sonrasında her şey yeterince saçma ve anlamsız görünmeye başlar ve ilhamınızın son kırıntısı da elinizden kayıp gider. Ümitsiz bir ertelemeye başvurur ya da diğer hayallerin kapısını çalmak adına zihninizde birkaç sokak daha dolaşırsınız.


Aslında nadir bir söylem olacak ama bu defa mağdur olan tarafta değilim. Aksine, uzun bir aradan sonra yeni aya daha girişken ve yaratıcı başladım. Kendim de şaşırdım elbette fakat çok keyif aldım. Bahsettiğim düşünceyi ele almama sebep olan ise, şu anda okuduğum kitapta yer alan öykülerle olan münasebetimden ötürüdür.


Fark ettim ki, en sevdiğim yazarlardan biri olan Ray Bradbury’yi geçen senenin başından beri hiç okumamışım. Bunun burukluğunu yaşamaktansa, dilimize yeni kazandırılmış ve 30 öyküden oluşan kitabını (Melankolinin İlacı) okuyarak telkinde bulunuyorum.


Henüz yarısına geldiğim kitapta, her öykü ortalama 12-13 sayfa uzunluğunda. Sayesinde, sürekli ara verebiliyor ve üstünde düşünmeye zaman ayırabiliyorum. Fakat okuduğum onlarca Bradbury kitabından bambaşka bir şey okuyorum. Bu yüzden de biraz garip bir his içindeyim diyebilirim.


Usta yazar, eğer bilmiyorsanız, farklı türlerden anlatılara yer verebilen ve hakkından gelebilen biri. Gündelik, kolay anlaşılır, basit görünümlü öykülerinin yanı sıra edebi, şairane, fantastik, bilim kurgusal eserleri de var. Çok yönlü bir yazar, evet, ama onu zirveye taşıyan asıl faktör, her türde başarılı olabilmesi.


Haliyle, seneler boyunca değer verdiğim ve örnek aldığım bir yazar olduğundan (belki size de aynısı oluyordur), özenle okumaya dikkat ediyorum. Anlatılarından alabileceklerim varsa sınırı zorlamaya çalışıyorum. Bu türden bir yaklaşımın mantıklı olup olmadığını ise her öykünün bitiminde anlayabiliyorum.


Photo by Andraz Lazic on Unsplash


Şubat’a verimli başladığımı belirtsem de aslında her zaman aklımda olan ve beni zorlayan bir konu var tabii. Öykü konusu seçimi ve kalitesi/cazibesi konusundaki tereddütler ve şüpheler.


Daha önce de ara sıra yer verdiğim Vonnegut ve Hemingway gibi yazarlar ile Bradbury’nin ortak noktası sadelikten yana olmaları. Başarılı yazarların bunu söylemesi ve eserlerine işlemesi her ne kadar kolay görünse de, onlar için dahi zor olduğuna inanıyorum. Fakat onları birkaç adım öne taşıyan noktalar olduğuna da içten içe eminim.


Öyküleri bitirince kafamda özet geçiyor ve anlatılan üstünde düşünüyorum. Normalde yaptığım bir şey değil aslında, dediğim gibi, biraz Bradbury özelinde giriştiğim bir çaba. Öyküyü hatırlamak, önemli detayları gözden geçirmek, alt metnini çözümlemeye çalışmak ve yazarın o öyküyü yazma amacının ne olduğunu kavramaya çalışmak gibi aslında söylerken kolay fakat yaparken epey zor düşünce antrenmanlarım oluyor.


Hemen hemen her öyküde ortak bazı kafa karışıklığına büründüğümü fark ettim. Birkaç arkadaşımla da bunu paylaştım ve onların dışarıdan ne düşündüğünü anlamaya çalıştım. Öyküler aşırı sade gözükmelerine rağmen sizi temin ederim ki hiçbirini öykülerimde konu olarak ele alacağım aklıma gelmez. “Neden böyle bir konu üstünde yazmış ki?” sorusunu muhtemelen her 10 sayfa sonunda tekrarladım. En belirgin şaşkınlığım bu oldu.


Öncesinde kendi yazın sanatını nasıl ele aldığı ile ilgili bir kitabını (Yazın Sanatı ve Yaratıcı Yazarlık) okumuştum (ki görünen o ki hatırlamak adına okusam iyi olacak) ve o günden beri aslında yazarken ve konularını seçerken nasıl bir yaklaşım sergilediğini biliyorum. Yine de, bunu bilmek ile öyküleri aracılığıyla deneyimlemek arasında müthiş bir fark oluyor her seferinde. Hem kitapta anlattıklarını gerçekleştiriyor hem de ne şekilde yapacağını bilmeme rağmen şaşırtmaya devam edebiliyor. Sanırım gerçek yazar böyle oluyor.


İkinci konu ise kalıpların dışında bir his verebilmesi.


Evet, yazarlık kariyerine girişildiğinde karşınıza bazı bilindik şablonlar çıkmış olabilir. Bunlar etkili olduğu kadar yazarın kalitesiyle de doğru orantıda verimli oluyorlar. Örneklemelerimiz genelde hep ünlü ve başarılı yazarlar üstünde olunca, birebir aynısını yapabileceğimiz hissine kapılmamız da bundan olabilir.


Zamanla edindiğimiz kişisel stilimiz, üstünde durmayı sevdiğimiz tür ve ilgili temalar, referans almak için durakladığımız diğer sanat eserleri ve özgürlük hissinin verdiği gözü peklik, ortaya çıkaracağımız işin olabildiğince özgün olması adına bizleri kamçılıyor.


Doğal olarak bende de olduğundan, fikirlerimin olabildiğince az işlenmiş olmasını (ki bunu bilebilmek aslına bakarsanız sandığımızdan da zor) tercih ederken bir aitlik hissi inşa ediyorum. Bunu yapabilmek için kendimizi karşılaştırıyoruz aslında. “O böyle yazmış, o halde ben şu şekilde kaleme almalıyım,” derken zaten var olan diğeriyle kıyaslama yapıyor ve belki de istemsizce ana düşüncelerimizden kopuyoruz. İlhamımız gelmişse bile onun da önüne geçiyoruz.


Bradbury’nin bunları yaşamadığına yemin edebilirim. Çünkü dediğim gibi, yazdığı konular merak uyandırıyor ve her defasında sorgulatıyor. Ama ek olarak, taslak yazım biçimlerinden sıyrılabiliyor. Öyküde beklentiye giriyorsunuz, “Herhalde karakterimizin karşına şimdi bir engel çıkacak,” diyorsunuz ama gelmiyor. “Karakter gelişimini nasıl göreceğim o halde, neden her şey sanki olağanmış gibi gidiyor?” diye soruyorsunuz, merak ediyorsunuz. Ama bir an geliyor ve tüm bildiklerinizi yıkıp geçiyor. Aynı soruları sonraki öyküde sorarken ihtiyatlı davranmanıza neden oluyor. Yazma biçimiyle sizi avucunuza alabiliyor.


Bradbury şöyle diyormuş gibi hissediyorum: “Yazdıklarımla edebiyatın sınırlarını gösteriyorum. Kitaplara bağlı kalmaktansa, zihnime düşen her fikri hayatımdaki deneyimlerle harmanlıyor, saçma ya da ilgisiz görmeden öykülere dönüştürüyorum.” Öyle de yapıyor sahiden. Saçma bulduğumuz düşüncelerimize değer vermemiz gerektiğini öğütleyen yazılar sunuyor bizlere. Yatarken aklıma gelip sabaha karşın umursamadığım o kadar çok fikir canlandı ama sonunda neredeyse hepsini kenara attım.


 

Yazarların aklını okumak gayet çetrefilli. Fakat öyküleriyle birlikte bize ister istemez ipuçları veriyorlar. İnsan olarak düşünce biçimleri, yazar olarak asi ruhlarıyla şekillenen stilleri ve sanatın özündeki karşı çıkma kültürü, özgünlüklerini ortaya koymalarını sağlar. Bu süreci takip etmek eğlenceli ve yorucudur ama bana kalırsa aynı zamanda oldukça eğitici.


Bradbury ve onun gibi ustaların, yıllar sonra bile üzerine düşündürmesi ve okunmaya devam edilmesi, yalnızca şans alakalı değil. Aynı şekilde, her öykü sonunda yaşadığım şaşkınlık da kör bir bağlılık ya da abartıyla açıklanamaz.

Comments


Let Me Know What You Think

Thanks for submitting!

© 2023 by Sarnav. Powered and secured by Wix

bottom of page